Skip to content

“Belgesel Çekerken Sadece ‘Semra’yım”

semra-guzel-korver-belgesel-yonetmeni-suzan-meltem-cicek

Belgesel sevdalılarının yakından tanıdığı bir isim Semra GÜZEL KORVER. Belgesel film yapımcısı ve yönetmen. Aynı zamanda sadece çekmekle kalmayıp belgesel sinema üzerine okuyan, yazan, fikir üreten, akademik çalışmalar yapan, atölyeler veren, jüri üyelikleri, danışmanlıkları bulunan bir isim. Cine Dergi ’de belgeselci diye bir köşesi var. Çoğunlukla belgesel üzerine yazan, söyleşiler yapan bir sinema yazarı da aynı zamanda. Ben kendisini SETEM (Sinema ve Televizyon Eseri Sahipleri Meslek Birliği) tarafından 7. Uluslararası İpekyolu Film Ödülleri kapsamında organize edilen belgesel atölyesinde tanıdım. Atölyeye katılma amacım Belgesel Film Yapım ve Yönetmenliği dersim için final proje ödevi olarak kısa belgesel film çekecek olmamdı. Açıkçası en iyi belgesel film ödevini sunmayı hedefliyordum. Fakat Semra GÜZEL KORVER’in o günkü atölyesine katıldıktan sonra, mevzu final ödevi olmaktan çıktı benim için. O eğitim ufkumu genişletti ve insanlara ulaşmanın bir yöntemi olarak belgesel film üretme yolunu seçmeye karar verdim. Belgesel film sektöründe gösterdiği başarı ve özellikle medya sektöründe attığı sağlam adımlarla kadın duruşunun ve gücünün temsili oldu gözümde. Kadın yönetmenlere çokça alışık olmayan sinemamız ve medya sektörümüzde benim için muhteşem bir başarı örneği teşkil ediyor. Bu bana kendi mesleki kariyerim için bir hayli umut veriyor, adeta bir rol model oldu bana. Kendisiyle röportaj yapmak istedim çünkü benim gibi bir başkasına da muhakkak ilham vereceğine inanıyorum. Kıymetli zamanını ayırıp sorularımı titizlikle ve samimi şekilde yanıtlayan Semra GÜZEL KORVER’e teşekkür ediyor, sizi okurken çok keyif alacağınız bir röportaj ile baş başa bırakıyorum.

Belgesel camiasının yakından tanıdığı bir kadın belgeselcisiniz? Sektöre giriş serüveniniz nasıl oldu?

İlk önce şu “kadın belgeselci” tanımına açıklık getirmek isterim. Ben film çekerken kendimi sadece Semra olarak görüyorum, kadın veya erkek olarak görmüyorum. Evet elbette cinsiyet olarak kadınım ama belgesel çekerken sadece insan Semra’yım. Meseleye “insan” olarak yaklaşmaya çalışıyorum. Yaptıklarımı izleyenlerin “a bunu bir kadın yönetmen çekmiş, bu bir kadın filmi” diye izlediklerini sanmıyorum. Mesleğimi, işimi yaparken ya da tanımlarken “bir kadın belgeselci, bir kadın yönetmen, bir kadın gazeteci… olarak ben…” diye başlayan cümleleri sevmiyorum. Kadın olmanın her alandaki var olma, üretme süreçlerindeki avantaj ve dezavantajlarına gelirsek bunlar yıllardır, yüz yıllardır tartışılıyor. Ben işin ajite edilmesinden, bunun bir etiket haline getirilmesinden, bir savunma mekanizması ya da kurban rolüne dönüşmesinden hoşlanmıyorum. Kadın ve erkeğin yan yana olduğu birlikte insan olma mücadelesi verdiği durumlarda var olmayı tercih ediyorum. Bu arada kadına dair her türlü insani hak arama mücadelesini kadın ve erkeğin birlikte başarabileceğine inanıyorum. Kadın belgeselci, kadın yönetmen sıfatıyla davet edildiğim hiçbir etkinliğe katılmıyorum. Sadece kadınlar, sadece erkekler diye keskin ayrımları sevmiyorum. Bunu da ayrımcılık olarak görüyorum. İşte sektörde az kadın var ya da kadınlara şöyle davranılıyor böyle davranılıyor, öteleniyor… Belgesel Sinema sektöründe hatırı sayılır sayıda cinsiyeti kadın olan yönetmen var. Sorunlar bütün sinema sektöründe, medya sektöründe var. Maalesef o en gelişmiş denilen ülkelerde de var. Amerika’da yayılan büyüyen “me too” olayını hatırlayalım. Oscar’da kadın sinemacıların tepkilerini hatırlayalım. Bunu insanlık sorunu olarak görüyorum. Bunların pozitif ayrımcılıkla da çözüleceğine inanmıyorum. Pozitif ya da negatif hiçbir ayrımcılığa maruz kalmak istemiyorum. Yaptığım iş ile anılmayı tercih ederim her zaman, adımla soyadımla. Cinsiyetimle değil. Kadın ve erkek birlikte samimi bir şekilde aynı masaya oturup kadının maruz kaldığı her türlü sorunu birlikte çözmek isterse, ancak ve ancak gerçek anlamda yol alınacağına inanmıyorum. Neyse çok uzatmayayım bu başlı başına bir tez, bir röportaj konusu.

Çok haklısınız. Üzerine sayfalarca kitaplar yazılması gereken bir konu bu. Maalesef toplum olarak cinsiyet ayrımcılığı konusunda olumlu yönde ciddi bir ilerleme kaydedemedik. Aslında bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla üretilen projeler STK çalışmaları yayınlar vs. mevcut ancak biz toplum olarak ilkel kültürün izlerinden kurtulamıyoruz galiba. Bu konuyu başka bir sohbetimizde irdelemek isterim. (Kendime başka bir röportaj için yol yapıyorum 😊) Peki, sektöre giriş döneminizden bahsedelim mi biraz? Nasıl bir süreçten geçtiniz?

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunuyum. Lisans bitince bir süre yazılı basın için reklam üreten bir ajansta çalıştım. Ama aklım hep belgeselde idi. Üniversite tercihlerim arasında bilinçli bir şekilde yer alıyordu Radyo-TV – Sinema. Araştırmayı, keşfetmeyi, öğrenmeyi, aramayı, sanatla bağ kurmayı çok sevdiğim için belgesel sinema beni çok cezbediyordu. Yüksek lisans yaparken bir çocuk kurultayında gönüllü iletişimci olarak yer aldım. Orada kurultayın belgeselini çeken ekiple ve yönetmen Enis Rıza ile tanıştım. O süreçte sohbet etme fırsatı buldum ve ilgimden söz ettim. Birkaç ay sonra kendisinden gelen bir teklifle, yeni başlayacağı bir belgeselde aynı zamanda sahibi olduğu yapım şirketinde çalışmaya başladım.

7 yıl birlikte çeşitli belgeseller ürettik. Reklam, tanıtım, klip, haber, motivasyon filmleri çektik… Sonrasında Belgesel Sinemacılar Birliği’nin kuruluş aşaması ve ilk kurucu 11 üyeden biri olmam, derken Birliğin bir dönem başkanlığını yapmam. Yanı sıra TRT yıllarım. TRT’de prodüktör ve belgesel yönetmeni olarak imza attığım belgeseller. Bir dönem TRT İstanbul’da Eğitim Kültür Drama ve Belgesel Programları Müdürlüğü. Yurt içi- yurt dışı jüri üyelikleri, Avrupa Konseyi ve Avrupa Yayın Birliği’nde yaptığım çalışmalar. Paneller, konferanslar, makaleler, danışmanlıklar, atölyeme katılan öğrenciler… Ve geldiğim noktada, belgesel sinema benim için bir yaşam biçimi. Şu anda ise yine belgesel sinemayla bağlantılı bir konuda doktora tezimi yazıyorum.

Belgesel film yapımıyla ilgili kişisel felsefeniz nedir?

Etik, estetik, bilimsel değerlere, insana özen göstermek. Meseleyi ajite etmeden, spekülasyona yer vermeden kendi penceremden gördüğüm gerçekleri, derdimi, hikayemi anlatmak. Çekim süresince kullandığım malzemeye, belge ve bilgiye, sese, müziğe saygı göstermek, manipüle etmemek, yıpratmamak. Filmde yer alan kişilerin mahremiyetine onlar izin verdiği ölçüde girmek, sanat ya da film yapacağım diye onları kullanmamak, söylediklerini çarpıtmamak. Birileri yere göğe sığdırmasın, ödül versin, birilerine hoş görünsün diye özel bir çaba içine girmeden üretmek. Sonuçta zaman içinde zaten sizin bir duruşunuz, bir belgesel sinema diliniz oluşuyor. Bunu bilenler biliyor. Görenler görüyor. Sizinle çalışmak isteyenler de size bunu bilerek yaklaşıyor, proje öneriyor.


Hangi alanlarda belgesel üretmeyi tercih ediyorsunuz? Hangi konular daha çok cazip geliyor? Filmografyanıza bakınca çok farklı konularda belgesel ürettiğinizi görüyorum.

Kısaca sosyal hayat diyebiliriz. Tarih özellikle toplumsal tarih, sıradan insanların gündelik yaşamı, göç, öteki, medya. Daha çok, bilmediğim ya da az bildiğim, içinde olmadığım konular cazip geliyor. Kendi merak ettiğim, öğrenmek istediğim konuların peşine düşmeyi, keşfetmeyi, içine girmeyi, görmeyi, hissetmeyi, aramayı, bulmayı, sonra yeniden aramayı seviyorum. Mesela fanatiklik benim çok merak ettiğim bir konuydu. Ne futbol ne de star fanatikliğim vardı. İnsan ne hisseder, fanatik olma hali nedir, kimlere fanatik denir vs… merakımdan yola çıkarak fan-atik belgeselini hayata geçirdim.

Yapımlarınızda Almanya ekseninde çalışmalar yaptığınızı görüyoruz. 2014 yılında çektiğiniz ‘Orda Doğdum Burada Büyüdüm” ve ‘Alamanya Alamanya’ adlı belgesellerinizde ülke olarak Almanya’yı seçmenizdeki sebep neydi?

Bu belgesellerden dolayı benim Almanya kökenli bir Türk veya yaygın tabirle gurbetçi olduğum düşünülüyor ancak böyle bir hikayem yok. Gerek Türkiye’de gerek Avrupa’da katıldığım pek çok gösterim ve panelde bu soruldu bana hep.

Almanya’ya İşçi Göçü’nün 50. yılı anısına bir belgesel yapmam, yapımcısı ve yönetmeni olmam teklif edildi. Ben de heyecanla ve severek kabul ettim. Çünkü ne ailemde ne yakın çevremde Almanya’ya göç hikayesi yoktu. Genel geçer bilgiler dışında pek malumatım da yoktu. Dolayısı ile benim için yepyeni bir keşif, arayış, öğrenme yolculuğu başlıyordu. Avrupa’da pek çok etkinlikte-çalışmada yer almam, Avrupa’ya yaptığım seyahatler, gözlemlerim, öteki üzerine olan çalışmalarım, networküm ve belgesel sinema birikimim projeyi gerçekleştirmede kolaylaştırıcı bir etmen oldu tabi. Ve de kameramanından kurgucusuna harika bir ekiple çalışmak elbette.

Filmografyanız arasında İslamofobi üzerine bir çalışmanız olduğunu gördüm. Dikkatimi çekti, izledim ve çok etkilendim. ‘İslamofobik Haberler’ belgeseliniz nasıl hayata geçti?

2005 ve 2013 yılları arasında Avrupa Yayın Birliği (EBU) Kültürlerarası ve Çeşitlilik Programlar Grubunda aktif olarak çalıştım. Bir dönem de başkanlığını yaptım. Bu grupta öteki, ön yargı, klişe, ayrımcılık, azınlıklar, entegrasyon, uzlaşma, karşılıklı saygı ve kabul üzerine çalışmalar yaptık. Projeler, belgeseller ürettik. Paneller, toplumdaki her türlü çeşitlilik üzerine showlar yaptık. Avrupa Konseyi’nde “ayrımcılığa karşı sesini yükselt” kampanyası çerçevesinde uzman olarak yer aldım. Romanlar ile ilgili yurt içi ve yurt dışında toplantılara katıldım. Dolayısıyla bu çalışmalar sırasında İslamofobi üzerine de tartışmalar oluyordu. Almanya’ya işçi göçünün 50. yılı için bir belgesel yapmam bana teklif edildiğinde; bu konunun da ele alınması gereken önemli bir mesele olduğunu biliyordum ve bu boyutunun da altını çizmek istedim. Böyle de bir yapım gerçekleşti sonuçta.

Avrupa’da İslamofobinin yerini Asianphobia almış durumda. Gençler arasında modada, müzikte, sinemada, dizi sektöründe Asya’ya ilgide bir artış söz konusu. Bu da Batı için endişe sebebi..

‘İslamofobik Haberler’ belgeselinin çekim aşamasında, bahsedilen islamofobinin etkisini ekip olarak siz de üzerinizde hissettiniz mi?

Hayır hissetmedik. Sonuçta biz Türkiye’den geliyorduk yani çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkeden. Bu sanırım biraz da sizin duruşunuzla ilgili. Böyle bir şeye hiçbir ekip arkadaşım müsaade etmezdi. Hemen karşılığını verirdik. Sadece çekimler sırasında röportaj yaptığımız kişilerle meseleyi tartışırken fikir ayrılıklarımız oldu. Klişe yaklaşımlar, konuyla ilgili yeterli donanıma sahip olmayan medya aktörleri… Siz özgüvenli ve donanımlı olunca pek de öyle yaklaşamıyorlar, yaklaşsalar bile alacakları tepki belli. Ancak gözlemlerimi soruyorsanız; evet oradaki Müslüman toplumun önemli bir bölümünde bu baskının varlığını görüyorsunuz.

İslamofobi belgeselinizde Dr. Sabine Schiffer Arap baharında Müslümanların demokrasi talebinin Almanlar tarafından “Demokrat Müslüman mı olur?!” şeklinde şaşkınlıkla karşılandığından bahsediyor. Sürecin sonrasında Arap baharı etkisinin normalleşmeye tesiri ne yönde oldu?

Bunun üzerine yeni bir belgesel yapmak lazım. Maalesef Arap Baharı’nın sonuçları pek de demokrasi getirmedi. Biliyorsunuz dünyanın gündemi sık sık değişiyor. Şu anda İslamofobi hala Avrupa’da yükselişte mi yoksa yerini başka korkular mı aldı? Bizim çekim yaptığımız sıralarda Asianphobia filizleniyordu. Ve bence şu an büyümüş durumda. Japonya, Çin, Tayvan, Güney Kore’nin teknolojideki yükselişi başka korkuları beraberinde getiriyor Batı için. Bu sadece teknolojik bir yükseliş değil. Kültürel bir etkilemeden de bahsediliyor artık. Özellikle gençler arasında modada, müzikte, sinemada, dizi sektöründe Asya’ya ilgide bir artış söz konusu.

Birçok önemli film festivalinde Jüri başkanlığı ve üyeliği yaptınız. Seçici komitede olmak nasıl bir duygu? Yapımları seçerken hangi pencereden bakıyorsunuz? Bir belgesel filmde aradığınız olmazsa olmaz özellikler nelerdir?

Seçici komitede olmak büyük bir sorumluluk yüklüyor size. Sonuçta burada kendi belgesel sinema bilginize, birikiminize göre bir değerlendirme yapıp beğeninizi belirtiyorsunuz. Siz jüri olarak kişisel bir karar veriyorsunuz. Bu kararda hakkaniyet aramak ne kadar gerçekçi olur bilemiyorum. Kişisel beğeni ve sinema bilgisi söz konusu. Şunu bekleyebilirsiniz sadece; jüri üyelerinin bu işin ehli insanlar olması ve dışarıdan gelen tesirlere açık insanlar olmaması. Benim kriterlerim şunlar. Öncelikle fikre bakarım. Orijinal bir fikir, yaklaşım var mı konuya. Fikrin işleniş biçimine bakarım.

Çok iyi bir fikri kötü işleyebilirsiniz. Yapım performansına bakarım. O film için gerekli koşullar sağlanmış mı, araştırması derin ve detaylı mı? Bir yönetmen duruşu, dili var mı? Sinematografik özelliklerine bakarım ki çok önemlidir. Kamera, ses, efekt, kurgu, doku, ritim… sinema diline bakarım kısacası. Etik değerlere sadık kalmış mı? Manipülasyon var mı? Ajitasyon var mı? Slogan mı? Aktivist bir yaklaşım mı? Ve bıraktığı etkiye bakarım. Bu film bana ne tür sorular sordurdu, ne hissettirdi, ruhuma dokundu mu? Ne düşündürdü, yeni kapılar açtı mı, kafam da bir şeyleri tartıştım mı, başka bir perspektif sundu mu?

Hayal edip çekimini gerçekleştiremediğiniz bir projeniz oldu mu?

Oldu ama vazgeçmiş değilim. Vakti gelmemiş demek ki diye düşünürüm hep. Doğru zaman ve yerde gerçekleştirme şansım hala olabilir. O yüzden büyüsünü bozmamak adına söylemesem.

Haklısınız. O halde son 3 aydır ülkemizi sarsan Koronavirüs salgınının sektör üzerindeki olası etkilerine değinebilir miyiz? Salgının özellikle belgesel film alanında ne gibi sonuçlar ortaya çıkaracağına dair görüşlerinizi öğrenebilir miyiz? Ayrıca bu salgın ile alakalı bir belgesel yapmayı düşündünüz mü?

Salgın sürecinde internet yayıncılığı zirve yaptı. Belgeseller yeni dönemde daha da fazla internet üzerinden yayınlanacak kanaatindeyim. Bu mecraya yönelik belgesel üretimlerinin artacağını düşünüyorum. Festivaller, galalar internetten yapılacak ki yapılmaya başlandı bile. İşin ekonomik boyutu açısından rahatlatıcı olabilir ama hiçbir şey bana göre yüz yüze iletişimin ve bir sinema salonunda, beyaz perdede film izlemenin yerini tutamaz. Salgınla alakalı bir şeyler çekiyoruz koşullar el verdiğince, bir filme dönüşür mü sadece belge olarak mı kalır ona bakacağız. Çekimler devam ediyor.

Semra GÜZEL KORVER eğitmenliğinde bir belgesel atölyesi


Belgesel film yapımında kariyer yapmayı düşünen öğrencilere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Hayatın her alanında deneyime çok önem veren biri olarak usta – çırak ilişkisine önem versinler derim. Belgesel sinemanın konuşulduğu, üretiminin yapıldığı ortamlarda bulunup network geliştirsinler. Denemekten korkmasınlar. İnternette yerli yabancı belgesele dair siteleri takip etsinler. Beğendikleri belgeselcileri de.

Ve tabi okumak, araştırmak, düşünmek, izlemek. Farklı tarzda ve türde belgeseller izlemek. Belgesel sinema çok disiplinli bir alan. Bütün bilimlerle iç içe. Sosyoloji, psikoloji, antropoloji, kültür çalışmaları, toplumsal tarih, ekonomi, siyaset…. Ve sanatın bütün dalları hakkında en azından ortalama bir donanıma sahip olmak… Sinemaya dair teknik ve içerik bilgiye sahip olmak gerekir. Bu, “tamam öğrendim” diyebileceğiniz bir iş değil. Her yeni projede yeniden başlıyorsunuz. Kendinize güvenin. Eğer gerçekten içinizde bir heyecan, tutku ve üretme isteği varsa sadece yapın; araştırın, çekin, kurgulayın, güvendiğiniz insanlara gösterin, acımasızca eleştirmelerini isteyin. Teknolojinin ucuzlaması ile ilk deneyimlerinizi basit teknik ekipmanla hatta cep telefonunuzla yapabilirsiniz. Asıl olan öncelikle sinema diliniz, hikâye anlatım biçiminiz.

Teknik donanım sonradan gelir. Hangi kamerayla, hangi kurgu setinde kurguladığınızdan çok fikriniz, anlatım biçiminiz önemli. Önce oraya yoğunlaşsınlar derim. Genç meslektaşlarımın yeni yollar açmaları, yeni tarzlar geliştirmeleri beni çok heyecanlandırıyor. Unutmayalım sinemada yanlış yoktur, doğru vardır. O doğruyu bilip kuralları yıkabilir yine, yeni, yeniden üretebilirsiniz.

BBC’nin haberine göre 2018’de ABD’de yapımı gerçekleştirilen en büyük 250 filmde görev alan yönetmenlerin yalnızca %8’i kadındı. Sinema sektörünün devlerinden biri olarak Hollywood’da bile görülen bu algı dünyanın tüm ülkelerinde olduğu gibi maalesef bizim ülkemizde de mevcut. Bir çok insan cinsiyet eşitsizliğinin kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık ile çözülebileceğine inanmakta. Kadınlara yönelik olumsuz algının yıkılması için pozitif ayrımcılığa ihtiyaç duymadığını her haliyle belli eden Semra Güzel Korver, kadın olması ile değil yönetmenlik ve belgesel film alanında yaptığı işlerdeki başarıları ve azmi ile öne çıkıyor. Ülkemiz için başarılı bir örnek teşkil ediyor.

Semra GÜZEL KORVER gibi nitelikli Türk yönetmenlerin sayısının artmasını temenni ediyor, kaliteli yapımları ile yerli belgesel sinema sektörümüze katkılarından dolayı hem şahsım hem de öğrencisi olduğum İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Radyo ve Televizyon bölümü öğrencileri adına kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.

Share on whatsapp
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on email

2 Yorumlar

  1. Daha önceden Semra Hoca’nın atölyelerinden birisinde bulunma fırsatım olmuştu. Gerçekten alanında yetkin ve başarılı bir isim. Böyle akıcı ve güzel bir röportajı okumamıza fırsat verdiğiniz için teşekkür ederim.

  2. Gerçekten belgesel ile ilgili bu kadar kaliteli bir röportaj bulmak zor. Okuduğumda hiç sıkılmadım ve çok beğendim. Bir belgesel meraklısı olarak bu tarz şeylerin daha çok yapılmasını isterim. Umarım Semra hanımla ilgili farklı güzel haberlerde görürüz.


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.