Skip to content
bir-baskadir-sosyal-cene-ibrahim-aydin-elestiri-ozet

‘’Bir Başkadır‘’ Neden Bir Başka?

Bir Başkadır dizisini İngilizce adı ‘’Ethos’’ ile Netflix’te gördüğümde ne demek bu Ethos diye araştırmıştım ve ‘’bir toplumu kapsayan değerler bütünü’’ sonucu ile karşılaşmıştım. Netflix’te yayınlanan Türk dizilerini (Muhafız, Atiye vs..) hatırlayıp bu da kesin onlar gibidir boşver deyip geçmiştim. Ne zaman ki Twitter’da top trendlerde ‘’Bir Başkadır’’ etiketi gördüm ve biraz yorumları okuduysam işte o zaman izlemeye karar verdim.

Bir Başkadır’ın iddialı bir dizi olduğu giriş sahnesinden belliydi; başörtülü bir kadın köy içinde otobüs durağına doğru yürüyor ve bu yürüyüş sanat filmlerinde görmeye alıştığımız bir görüntü tekniği ile bizlere sunuluyordu.

Türk dizilerinde bizlere gösterilmeyen gerçek İstanbul sahneleri ile devam ediyordu dizi: otobüste sıkışarak yolculuk, metrobüse yetişme telaşı, herkesin her gün gördüğü onlarca tanıdık manzara… “İşte bu!” diye haykırdım içimden sevinçle, yıllardır İstanbul diye bizlere hep ama hep deniz kenarları, villalar, lüks yatlar gösterilmişti.

İşte biri de çıkıp dedi ki; gerçek İstanbul bu kardeşim, sizin gösterdiğiniz hayat ancak yüzde 2-3‘lük bir kesime hitap eden bir resim ve oldukça yapay.

Diziye ısınmış iken ekranda yamalı battaniye deseni ile ‘’Bir Başkadır’’ yazınca anladım ki bu dizi gerçekten bir başka olacaktı.

Diziyi birçok kişi zaten izlediği için burada diziyi uzun uzun anlatmayacağım. Bende ne his bıraktı neden ‘’Bir Başka’’ dedirtti onlardan bahsedeceğim.

Öncelikle yıllardır ülkemizde herkesin tanık olduğu ‘’başörtülü kadınlara önyargı ile yaklaşma’’ sorunu çok açık şekilde masaya yatırılıyor. Başörtülü kadın deyince uzun bir dönem boyunca okumamış veya okula gönderilmemiş, baskı altına büyümüş, düşüncelerini rahatça ifade edemeyen bir kitle akıllara geliyordu. İstisnalar olsa da genel olarak birçok başörtülü kadını bu tanımlamanın içine sokmak yanlış olmazdı. Ancak son 10-15 yılda başörtülü kadınların iş hayatında aktif olması, birçok konuda ön plana çıkmaları, eğitim seviyelerinin yükselmesi gibi olgular, algıları ciddi oranda değiştirdi. Ne var ki aileden görme veya sonradan edinme birtakım faşizan düşüncelere sahip olanlar hala başörtülü kadınların sosyal hayatta bu denli aktif olmalarını içselleştiremediler ve bu önyargıları devam etti.

Psikiyatr Peri, Meryem’e karşı çok önyargılı olduğunu zaten kendi de ifade ediyor ve bunun çok büyük hata olduğunu kabul etme erdemini de sergileyerek bunu çözmek için yollar arıyor. Normalde sevimsiz bir karakter olarak görülebilecek Peri’yi izleyici bu noktada sevmeye başlıyor. Peri, bir insan ve insanların davranışları büyüdükleri ortamlara göre şekillenir.

Annesinin kapalı başörtülü hakkındaki görüşleri ve yetiştiği ortamlarda başörtülü kadınların hiç olmaması Peri’nin bu düşünceye nasıl sahip olduğunu çok iyi açıklıyor.

Peri’yi sabırla biraz da gıcık olarak dinleyen psikiyatr arkadaşı Gülbin ise içini akşamları erkek arkadaşına döküyor. Bir defasında söylediği söz gerçekten iz bırakıyor: “Takmış kızın başörtüsüne, kendi kafasında çuvalla geziyor haberi yok.” Gülbin’i dinleyen Sinan ise tepkisiz kalıyor çoğu kez, Gülbin neden kendi hayatına dair hiçbir şey anlatmadığını sorduğunda ise aslında Sinan’ın anlatacak bir şeyi olmadığı anlaşılıyor. Bencil, seks odaklı, karşı cins ile iletişim kurmanın gereksizliğine inanmış tipik bir beyaz yakalı örneği izliyoruz Sinan karakterinde. Akıllarda kalan tek cümlesi onu özetliyor: Akşama kalacak mısın? Sosyal medyanın da hayatımıza girmesi ile karşı cins ile olan ilişkilerimizde makyavelist yaklaşımın esas alınması, ilişkilerinin seks odaklı hale gelmesi ve maalesef romantizm kelimesinin içinin boşalması bir cümlede ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi.

Gülbin’in ablası ile olan ilişkisi ve kavgalarını, aynı ülkede yaşayan farklı etnik kökene sahip insanların amaçlarının aynı olmasına rağmen yıllardır birbirlerini farklılıkları üzerinden eleştirmeleri, insanların empati yapamamaları ve birbirlerine üstten bakması üzerine bir metafor olarak görmemek elde değil. Kavganın sonunda diğer odada ağlayan kardeşlerine beraber koşup ilgilenme yarışına girmeleri de birbirleri ile kavga etmenin aslında ne kadar gereksiz olduğunu gözler önüne seriyor. Kardeş, bu metaforda ‘’yaşadığımız ülkenin iyiliği’’ olarak yorumlanabilir. Herkes aynı şeyi istiyor iken bu kavga neden diye soruyor âdeta Berkun Oya.

Meryem, psikiyatri seansından sonra köylerinde çok mübarek kabul edilen hocaya gidiyor ve yaşadıklarını anlatıyor. Hoca’nın gerçek çiçek-yapay çiçek metaforu üzerinden verdiği mesaj çok anlamlı ve günümüzde birçok konu ile ilişkilendirilebilir. İlk aklıma gelen hocanın da bahsetmiş olduğu dizi meselesi. Dizilerde gösterilen bir yapay, gerçek dışı hayat var ve insanlar akşamları işlerini bitirip yemek yedikten sonra çaylarını alıp o yapay dünyada seyahate çıkıyorlar. Erkekler çok yakışıklı, kızlar ise çok güzeller. Yataktan kalkan makyajlı kalkıyor saçı bile dağılmamış halde, geçim derdi yok, herkeste son model arabalar, genç yaşta holding sahibi olmalar, genç kızlara güzel ve bakımlı olursanız sizin de holding sahibi sevgiliniz olabilir mesajları vs. Dizi bitiyor gerçek hayata geri dönüş ve şok; göbekli koca, bakımsız kadın, faturalar birikmiş, bazıları için iş arama derdi devam ediyor… Gündelik hayatın gerçekleri ile karşı karşıya kalıyor insanlar. Hoca diyor ki dizilerdeki hayat yapay çiçek gibidir, bu elimdeki gerçek çiçek ise gerçek hayatımızdır. Bizim gibi açar ve günü gelince de solar.

Başka bir sebepten hocaya akıl danışmaya gelen Meryem’in abisi Yasin’e de aynı örneği vermesi; her çözümü hocalarda arayanlara verilmiş etkili bir mesaj. Hocaların vereceği şey kısıtlı, modern bilimler de aramak lazım asıl cevapları mesajını aldım ben kendi adıma.

Çok açık olmasa da hocanın kızının lezbiyen olduğunu anlıyor izleyici ve yaşadığı ortam ile olmak istediği kişi arasındaki uçurumu izliyoruz dizi boyunca. Sonunda olmak istediği kişi olmayı seçiyor ve kız arkadaşı ile Konya’ya yolculuk ediyorlar.

Kızı hocaya, sen de git baba diyor bir sahnede. Hoca, nereye gideyim kızım diye cevap veriyor. Sonradan görüyoruz ki hocanın hep bir karavan ile gezme hayali varmış ama ertelemiş veya bir engel çıkmış. Aklıma Anton Çehov romanlarındaki gitmek isteyen, gitmenin hayalini kuran ama bir türlü gidemeyen karakterler geldi bunu izlerken. Nuri Bilge’nin Kış Uykusu’nda da Aydın karakteri öyle değil midir? Hep gitmekten bahseder ama sonunda dönüp konforlu hissettiği evine gelir. Hoca bu karakterlerden farklı olarak çıkar bu seyahate ve huzurlu olduğu her halinden anlaşılır.

Ruhiye karakteri hocanın deyimi ile kendini yapay güle kaptırmışlardan olarak resmedilse de neden o şekilde davrandığı dizinin sonunda açığa çıkıyor ve izleyici Ruhiye’ye hak veriyor. Peri’nin dediği gibi “Duygular gereklidir ve faydalıdır Meryem. Eğer biz o duyguları bastırırsak gün gelir bir suyun taşın çatlağını bulması gibi yol ve bulur ortaya çıkarlar” tanımlamasını dizi boyunca Ruhiye’de net bir şekilde gözlemliyoruz. Ruhiye içine bastırdığı duyguların esiri olup kendini kontrol edemez hale geliyor.

Eşi Yasin ise tipik bir eğitimsiz erkek gibi davranıyor ve eşini doktor yerine hocaya götürüyor. Eşine bu süreçte yer yer destek olsa da birçok defa azarlama yoluna gidiyor. Kıbleyi şaşırdığı sahnede Ruhiye’yi azarlaması belki de en iyi örnek olabilir. O haldeki kadından hala anlamsız bir beklenti içindedir.

Yasin sadece Ruhiye’yi değil Meryem’i de gereksiz yere çok defa azarlar. Maalesef ataerkil toplumlarda erkeklerin çok şımartılması gibi birçok nedenden kaynaklanan sebeplerle erkekler eşlerini ve kız kardeşlerini azarlama hakkına sahip olduklarını sanırlar. Kadını baskılama her eğitim seviyesinde insanda görülen bir durumdur günümüzde, dizide de bu duruma Yasin karakteri üzerinden bolca tanık oluyoruz.

Bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer karakter ise Hilmi. Bir şeyler okumuş belli, okuduklarının altı boş olsa da çevresinde kimse kitap okumadığı için ustalıkla satabiliyor o bilgileri ve bilgiliymiş gibi görünmesini beceriyor. Jung’tan o kadar çok örnek veriyor ki Meryem dizinin sonlarına doğru Peri’ye ‘’Abla Jung diye bir bilim adamı var mı?’’ diye sormadan edemiyor. Hilmi’nin durakta beklerken Meryem’in sorusuna verdiği cevap belki de küçük yerde yaşayıp kitap okumadığı için bahane üretenlere cevap niteliğinde; her belediyenin kütüphanesi var, olmadı internette ne ararsan var.

Diziyi sevmemin en önemli nedenlerinden biri de müzikleri. Eski Türk filmlerinde duymaya alıştığımız müzikleri (L’Ulitima neve di primavera-Franco Micalizzi, Un homme qui me plait-Francis Lai,Mourir d’aimer-Franck Pourcel) arka fonda duymak bizi o günlere geri götürüyor bir anlık da olsa. Dizi sonlarındaki Ferdi Özbeğen klipleri ile de Ferdi Özbeğen’in tercihlerindeki farklılıkların tıpkı hocanın kızında olduğu gibi herkesin kabul etmesi ve saygı göstermesi gereken bir olgu olduğu mesajı veriliyor.

Dizinin bir bölümünün sonunda Altın Palmiyeli Maurice Pialat’nın çektiği “Bosphore” adlı belgeseli görüyoruz. Maurice Pialat tıpkı Berkun Oya’nın Bir Başkadır’da yaptığı gibi İstanbul’un modern yaşam ile Osmanlı gelenekleri arasında sıkışıp kalmışlığını resmeder.

Dizinin genelinde aynı ülkede yaşayan birbirlerinden çok farklı karakterler izliyoruz ve asıl sorunun kişilerin sahip olduğu farklılıklar değil de insanların birbirini dinlememesi veya önyargı ile yaklaşmalarının olduğunu görüyoruz. Bu soruna harika bir metafor ile çözüm yolu da öneriyor yönetmen.

bir-baskadir-hilmi-oyuncu-sosyal-cene-netflix

Meryem, Sinan Bey’in ona kahveyi nasıl yapmasını anlattığı sahnede Sinan; kettle’a atar atmaz suyu dökme Meryem bir dakika bekle öyle dök suyu yoksa yakarsın kahveyi der. Burada bir olay olduğunda veya bir farklılık ile karşılaştığımızda ani tepkiler vermek yerine bir an durup düşünmenin ve acele karar vermemenin öneminden dem vurur yönetmen.

Yaşadığımız ülkede uzun yıllar boyunca bazı kesimler ötekileştirildi, aykırı bulundu ve toplumdan dışlandı. İktidar el değiştirdiğinde ise bu sefer farklı kesimler aynı muameleye tabi tutuldu. Nedense uzun süredir “tam” olamadık. Berkun Oya, bu dizi ile belki de bir hayali kovalıyor. Evet çok farklıyız, asla aynı olamayız ama bütün olmamız için ille de aynı olmamız gerekmiyor, tıpkı farklı desenlerde bir battaniyenin şahane görünümü gibi bizde farklı kültürlerle, farklı seçimlerle bir bütün olabiliriz tekrardan diyor. Eskiden teknoloji olmasa da bir bütünlük vardı ülkede, hep beraber güldüğümüz eski Türk filmlerinin esintilerini belki de o yüzden izliyoruz dizide, tekrardan bir bütün olabilmenin özlemiyle.

Share on whatsapp
WhatsApp
Share on telegram
Telegram
Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on email
Email

3 yorum

  1. Çok isabetli tespitleriniz var, oldukça detaylı biz özet olmuş, elinize sağlık,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

© Sosyal Çene 2021 | Melon Adworks Creative Agency