Skip to content

Çağla Zencirci: “Belgeselcilik Çok Ağır Bir Sorumluluk”

cagla-zencirci-belgesel-yonetmeni-roportaj

Dünyanın çeşitli yerlerinde farklı dillerde kısa filmler, belgeseller ve kurmaca filmler çekmiş ve son filmi ‘Sibel’ ile kısa sürede 40 ödül almış, Fransa’da yaşayan başarılı yönetmen Çağla Zencirci ile internet üzerinden buluşarak meslek hayatı ve filmleri hakkında sohbet ettik.

Çalışmalarınızın çoğu belgesel veya belgesel öğeleri taşıyan kurmaca filmlerden oluşuyor. Peki sizin belgesele olan ilginiz nereden geliyor, sizi belgesel çekmeye iten ne?

Bu işe 2003 senesinde belgeselci olarak başladık. Belgesel filmlerimiz, kısa ve uzun metrajlı kurmaca filmlerimiz var. ‘Sibel’ ise 3. uzun metrajlı kurmaca filmimiz olmasının yanı sıra 10. filmimiz. İlk belgeselimize İpek Yolu üzerindeki halk tuvaletlerini çekerek başladık. İstanbul’dan Yeni Delhi’ye karayoluyla gittik ve yolumuzun üzerindeki halk tuvaletlerini çekerek ‘Acaba halk tuvaletleri genel kültürün bir parçası olabilir mi, kültürü yansıtabilir mi?’ fikri üzerine çalışmak istedik. Belgesel hevesimiz bu ilk filmle daha da arttı, çünkü bir yerden bir yere gittiğinizde karşılaştığınız insanlar, yaşadığınız olaylar, kısaca hayat öylesine enteresan ki beğendiğimiz, bizi etkileyen, hoşumuza giden şeyleri başkalarına da gösterme hevesiyle belgeseli benimsedik.

Filmlerinizde neyi amaçlıyorsunuz?

Bir zaman sonra fark ediyorsunuz ki belgeselcilik çok ağır bir sorumluluk çünkü belgeselin iddiası gerçeği yansıtıyor olmasıdır. Gerçeği gösterdiğimizi iddia ediyoruz oysa orada bulunmamız, elimizde bir kamera olması bile aslında bir şeyleri değiştiriyor. Bakış açımız var olanı oraya ait olmayan bir süzgeçten geçiriyor gibi oluyor. Bu büyük bir sorumluluk. Belgeselcinin bakış açısı, olaya nasıl yaklaştığı, nasıl yansıttığı, daha önce orada hiç bulunmayan, konuyu hiç bilmeyen birine tüm bunları gerçeklik yelpazesi altında nasıl aktardığı çok önemli. Bu nedenle belgeselci olarak etik duygunuzun çok sağlam olması gerekiyor.

Ayrıca bir zaman sonra bazı şeyleri daha net anlatabilmek için mizansen yapmaya başladığımızı fark ettik. Bu durum bizi kurmacaya yöneltti, gerçekliği doğru yansıtma sorumluluğunu hikayelerimizle birleştirelim istedik. Ama ne zaman kurmacaya ilgi göstermeye başladık o zaman da belgeseli özledik. Böylece kurmaca ve belgesel arasında gittik geldik, bu da bizim film yapma şeklimizi oluşturdu sanırım.

Hikayelerinizi nasıl belirliyorsunuz?

Her zaman karşılaştığımız kişilerin bize anlattığı hikayelerden yola çıkıyoruz. En son filmimiz ‘Sibel’ de, Kuşköy’de karşılaştığımız insanların bize anlattığı hikayelerden yola çıkarak yazılmış bir film. O nedenle filmlerimizin belgesel öğesi taşıdığı söyleniyor ama aslında bizim yaptığımız dinlediğimiz hikayeleri senaryolaştırıp, hatta mümkünse bize bu hikayeleri anlatanları filmimizde oynamaya ikna etmek.

İlk defa Sibel filminde profesyonel oyuncu kullandınız. Doğallığını bozar mı diye düşündünüz mü?

Öğrenmek istedik diyelim. Profesyonel oyuncu ile nasıl çalışılır, profesyonel oyuncularla çalışarak hikaye anlatma şeklimizi, film çekme tekniklerimizi nasıl geliştirebiliriz görmek istedik. Bize de değişiklik oldu açıkçası, bu işte öğrenmenin sınırı yok. Özellikle diyalogları bize anlatıldığı şekilde kullanmaya özen gösterdik, hikayenin özünü ve doğallığını koruma istediğimizde bize yardımcı oldular.

Türk sinemasını nasıl görüyorsunuz?

Harika görüyorum ve sinemamıza güveniyorum. Bir dönem açılan fonlar ve yeni desteklerle sinemamızda dönemin durgunluğuna zıt bir gelişme olmuştu. Bu dönem sayesinde, sinemanın kendisi, sinemacı olmak yeniden değerli hale geldi. Her ne kadar son zamanlarda sinemaya ayrılan fonlarda büyük bir daralma, bağımsız sinemaya olan destek ve buna bağlı olarak ilgide bir düşüş görülse de uluslararası platformlarda geçmişe göre sinemamız gölgede kalsa bile, ülkenin gerçekten çok yetenekli yönetmenler yetiştirebilme kapasitesi olduğuna inanıyorum. Örneğin Yeşim Ustaoğlu bu ülkenin yetiştirdiği en iyi yönetmenlerden bir tanesi, hem filmlerine hem de genç yönetmenlere yardım eli uzatmaktan çekinmeyen duruşuna hayranım. Pelin Esmer de harika işler yapıyor. Ayrıca Pelin Esmer’i söyleşiler sırasında dinlemek çok büyük bir keyif, çalışma şeklini, tekniklerini çok iyi anlatıyor. İlk filmi Güvercin ile hem ulusal hem de uluslararası festivallerde beğeni kazan Banu Sıvacı da takip edilmesi ve desteklenmesi gereken bir yönetmen. Ülkemiz çok büyük ve çok çeşitli kültürleri bünyesinde barındırıyor, konu sıkıntısı çekmemiz mümkün değil ama sinemanın kültürün bir parçası olarak kabul edilip, gelişmesine fırsat verecek finansmanların ve de özellikle seyirciye ulaşma yani dağıtım ağlarının güçlendirilmesi gerekiyor.

Yurt dışı ve yurt içinde filmlerinize olan ilgi nasıl?

Ben kendi adıma çok memnunum, özellikle uluslararası festivallerde ve daha sonra ulusal festivallerde elde edilen başarının, filmin sinema vizyonu dönemine yardımcı olduğunu düşünüyorum. Yaklaşık bir buçuk senelik bir turneye çıktı Sibel, başrol oyuncumuz Damla Sönmez’le beraber filmimizi tanıttık. Her gösterimin sonunda birileri bize gelip benim hayatımı anlatıyorsunuz, benim fikirlerime tercüman oluyorsunuz dedikçe, aslında sadece bir ülkeye, küçük bir köye has gibi gözüken konunun ne denli evrensel olabileceği ve bizi düşüncelerimizi anlaşılabilir bir şekilde anlatabildiğimiz konularında cesaretlendirdi.

Bir de ülkemizde kadının başrolde olduğu filmler, her ne kadar son dönemlerde artış gösterse de yine de çok az. Kadının başrolde olduğu senaryo da oldukça az yazıldığından ülkedeki potansiyele rağmen başarılı kadın oyuncuları seyretme, genç oyuncuları sinema alanında yetiştirme ve destekleme, bu oyuncuların uluslararası sahnelerdeki başarılarından gururlanma şansını da yakalayamıyoruz. Sanırım bu anlamda da filmimize ve de Damla Sönmez’in müthiş oyunculuğuna gösterilen ilgi hoşumuza gitti.

İnsanlar az çok belgesel nedir biliyor ama kurmaca belgesel nedir, uydurulmuş bir hikaye ye nasıl belgesel diyebiliriz?

Aslında bu sıfatlar, adlandırmalar herkese göre değişiyor, kurmaca belgesel diye bir şey aslında olmaması lazım ama bir janr olarak kabul ediliyor bugün. Dediğim gibi birbiriyle çok içiçe aslında, belgesel yaptığınızda ne kadar isteseniz de gerçeği tam olarak yansıtamıyorsunuz. Kurmacada da ne yaparsınız yapın kendi hayatınızdan, gerçek hayattan alıntılar yapıyorsunuz. Samimi kurmaca filmler çekiyoruz diyelim.

Korona döneminde yeni çalışmalarınız var mı?

Yine Türkiye’de film çekmek istiyoruz. Bir de çok uzun seneler aklımızda olan bir konu vardı, çok ufak bir ipucu vereyim savaş sanatlarının konu edildiği bir film yapmayı düşünüyoruz. Bu Türkiye ile ilgili az bilinen bir şey. Ülkemizde Savaş Sanatları, wushu, tekvando, karate gibi disiplinler çok yaygın, ilgi büyük, uluslararası yarışmalarda boy gösteren, olimpiyat seviyesinde sporcularımız var ama ülke dışında bunu dile getirdiğinizde şaşırıyorlar. Ülkenin dört bir yanında, her mahallede en az ikişer okul veya kurs olması, aslında ülkenin sportif faaliyetleri içinde önemli bir yer tutuyor olması şaşkınlıkla karşılanıyor. Ayrıca tabii ki her filmimizde olduğu gibi hiç karşılaşmaması gereken iki insanın hikayesi üzerine bir senaryo yazıyoruz, savaş sanatları buradaki aracımız diyelim.

Bir film için ayırdığınız paranın kullanımında ne kadar özgür davranabiliyorsunuz?

Bağımsız sinemacı olduğumuz ve öyle kalmak istediğimiz için mümkün olduğu kadar ifade şeklimizi kısıtlamayacak finansmanlara başvurmayı, bu konuda bizi destekleyecek yapımcı ve dağıtımcılarla çalışmayı tercih ediyoruz. Başarı hırsı ya da çok yüksek bütçeli ticari filmler yaparak para kazanma isteği her zaman filmin yararına olmuyor, bunu etrafımızdaki örneklere bakarak net bir şekilde söylememiz mümkün. Aslında poker gibi, risk unsuru yüksek, bir nevi şans oyunu. Ne kadar hesaplasanız da, evdeki hesap hiç bir zaman çarşıya uymuyor. Böyle hesaplara girdiğinizde de sponsorların veya yatırımcıların sizin filminize sanat anlamında bile karışmasına izin veriyor hale geliyorsunuz. Bu nedenle mümkün olduğu kadar ticari kaygı gütmeden, fikirlerimizi hali hazırda kabul gören kalıplara sokmamaya özen göstererek, söylemek istediğimiz bir şey var onu nasıl söyleyebiliriz diye düşünüp öyle yol almaya çalılşıyoruz. Gittikçe zorlaşıyor tabii ama yılmamak lazım. Her sene yeni bir film yapabiliriz ama gösteremediğimiz bir film yapmak aslında anlamlı değil, film denen şeyin seyirciye ulaşması gerekiyor, bu nedenle de oyunu dünya görüşümüzü bozmadan, seyirciye saygı göstermeyi unutmadan, gerektiği şekilde oynamaya özen gösteriyoruz.

Dünya prömiyerini Locarno’da gerçekleştiren, hemen ardından ise Toronto Film Festivali’nde gösterilen Sibel, bu yılın en kayda değer yerli yapımlarından biri olarak dikkat çekiyor.

Sinema öğrencilerine veya sinema alanında bir şeyler yapmak isteyen kişilere tavsiyeniz var mı?

Hiçbir zaman işin ucunu bırakmayın. Kendinizi Pitbull gibi düşünün, bir kapar bir daha bırakmaz ya, o şekilde işin ucunu bırakmamak gerekiyor. Çünkü sektörün size öğrettiği ilk şey düşmek. Bir fikir sunuyorsunuz, fikir nedense beğenilmiyor, oysaki hayatınızın fikri belki de, o fikirle dünyayı değiştireceksiniz ama beğenilmiyor, beklediğiniz ilgiyi görmüyor olması, fikrinizin kötü ya da gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Sektör içerisinde bile yapıcı eleştiri yapmayı bilen kişi sayısı az. O nedenle projenize gelen eleştirilerden yapıcı olanları can kulağıyla dinlemeyi, projenizi geliştirerek olabilecek en iyi haline getirmeyi amaç edinmek gerekiyor. İçten bir şekilde, kendine has bir bakış açısıyla anlatılan her hikayenin dünya üzerinde bir dinleyicisi, bir meraklısı mutlaka var, bunu da unutmamak gerekiyor. Sinema tarihi boyunca yapılan tüm filmlere bakıldığında aslında işlenmeyen konu yok. Bütün konular zaten işlenmiş, yapılacak filmler yapılmış, film yapmaya gerek yok o zaman karamsarlığına kapılmamak en önemlisi. Her konu yüzlerce kez işlenmiş olabilir ama kimin anlattığı önemli, anlatan siz olduğunuz için de önce yapılanlara benzemiyor, yeni bir hikaye, yeni bir film o.

Çağla Zencirci’nin sevdiği, etkilendiği yönetmenler

Andrea Arnold
Yeşim Ustaoğlu
Pelin Esmer
Abbas Kiarostami
Hirokazu Kore-Eda
Bong Joon Ho’nun “Mother” filmi
Ann Hui

Share on whatsapp
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on email

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.