Skip to content

“Türk Dizilerinin Sürelerindeki Uzunluk İşkence Olmaya Başladı”

ozgur-emre-yildirim-roportaj

Oyuncu Özgür Emre Yıldırım ile sinema ve film sektörü üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Yıldırım’ın oyunculuk kariyeri ve yöntemlerine değinilen röportajda aynı zamanda Türk, Yunan ve Alman sinema sektörüne yönelik kısa bir inceleme de yapıldı. Bu üç sinemanın artı ve eksileri hakkında değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, Türk sinemasının gelişimi için yapılması gereken şeylere yönelik bazı fikirlerini de paylaştı.

Fiziksel ve duygusal olarak role girmek için uyguladığınız özgün teknikleriniz var mı?

Senaryoyu okumaya başladığınızda karakter bir silüet olarak ufak ufak belirmeye başlıyor. Sonrasında karakteri fiziksel olarak kafamın içinde görmeye çalışıyorum, bazen bu çok hızlı ve net bir şekilde gerçekleşirken bazen de çok zorlanıyorum. Kafamda karakteri ufak ufak görmeye başladığım zaman kendi fiziksel görünümümde karaktere uyum sağlayacak bir detay aramaya çalışıyorum. Bu bazen karakterin saçı, sakalı, bıyığı, yani dış görünüşüyle karakterin imajıyla ilgili ufak bir motivasyon olabilir, bazen de bir aksesuar oluyor. Kolyesinden, bir anahtarlıktan, duruşundan bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Sonrasında da karakterin sesini duymaya çalışıyorum; konuşmasını, bakışlarını hayal ediyorum. Nasıl konuşur, ses tonu nasıldır, nasıl bakar, bunları düşünüyorum. Tabii bu detaylar senaryoda yazmıyorsa uğraşıyorum. Birçok kez bulmak konusunda zorlandığım karakterler oldu. Onun için de uyguladığım tekniklerden birisi mektup yazmaktı. Karakterin ağzından kendime mektup yazıyorum. Bu şekilde hem o karakterin düşünce biçimini hem de konuşma biçimini bulmaya çalışıyorum. Genelde uyguladığım ve şu an aklıma teknikler bunlar.

Bir senaryoyu incelerken kriterleriniz nelerdir? Ele aldığınız senaryoyu sizin için nitelikli yapan etkenler nelerdir?

İlk olarak okuduğum senaryoda kendime dair, karakterime dair izler ararım. Sonrasında hayata dair kurduğu cümlelere, duruşuna bakarım. Senaryo incelerken kendime şunu soruyorum: ”Bu hikâyenin bana ne kadar ihtiyacı var ve benim bu hikâyeye ne kadar ihtiyacım var?” Kendimi de hikâyenin içinde bulduğum zaman içinde ele almak istiyorum.

Senaryonun nitelikli olabilmesi için, hikâyenin, insana yani izleyicisine ne söylediği ve kurduğu cümlelerin, ana fikrin ne demek istediği çok önemli benim için. Fikrin, düşüncenin arkasında durabiliyor muyum, bunlar çok önemli şeyler senaryoda. Aynı zamanda karakterin gerçekliği de öyle. Senaryonun beni yarattığı dünyaya inandırıp inandırmadığını düşünürüm, eğer inandırmıyorsa yapabileceğim şeyleri düşünürüm, nasıl bir katkıda bulunabileceğimi düşünürüm. Tabii ki bir oyuncu olarak bu senaryonun beni nereye götürdüğü ne kadar özgürleştirebildiği ne gibi keşif ve yolculuklara gebe olacağı da benim için çok önemli. Oynayacağım karaktere benim ne katacağım, onun bana ne katacağı da çok önemli.

Yurt dışında da rol almış biri olarak, “bu Türk sinemasına hastır” diyebileceğiniz bir farklılık var mıydı? Sizce kültürün sinemaya etkisi nedir ve ne ölçüde olmalıdır?

”Türk sinemasına has” dendiğinde, içerik olarak, hikâye bazında baktığımda kadın hikayelerinin eksikliğini görüyorum. Kadın karakterleri denince akla ilk olarak güçsüz ve çaresiz kadınlar geliyor. Tabii bunun bizim topraklarımızla çok ilgisi var, buna kültür demek istemiyorum. Türk sinemasına has şeylerden biri demeyelim de farkılık olarak, ”figürasyon” dediğimiz yardımcı oyunculara -yurtdışında bunlara ”ekstralar” denir- maalesef Türkiye’de çok kötü davranılıyor. Yurtdışında bu kişilere çok daha değer verildiğini gördüm ve çoğunun profesyonel kadrolardan geldiğine tanıklık ettim. Çoğunun ama hepsinin değil. Türk sinemasında gördüğüm bu küçük figüran rollerindeki amatörlükler çok dikkatimi çekiyor. Yurtdışında bu rollere çok daha incelikli ve konuyla ilgili çok daha tecrübeli insanlar geliyor. Aklıma gelen iki farklı bakış açısı bunlardı. Tabii düşünürsek çok daha farkılıklar vardır.

Hiç set ile günlük hayatınız arasındaki gerçeklik algınızı kaybettiğinizi hissettiniz mi?

Arkadaşlarla bunun üzerine sohbet edip güldüğümüz çok oldu fakat somut olarak böyle bir şey asla olmadı. Bazen sadece beni çok zorlayan rollerden sonra, inanılmaz bir yorgunluk ve hayata dair odaklanma problemi yaşadığım oluyor.

Beni çok zorlayan bir karakter ise set bittiğinde sudan çıkmış balık gibi aklımın karıştığı oluyor. Bu yüzden de hemen sevdiğim insanların yanına koşuyorum. Dostlarımın, ailemin yanlarına gidip ”Merhaba nerede kalmıştık, ben Özgür.” diye kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Mesela buna örnek vermek gerekirse, Barış Atay ile çektiğimiz ”Eksik” filminde canlandırdığım ”Devrim” karakteri beni bayağı allak bullak etmişti, kafamı karıştırmıştı. İlk oynadığım ”Film” filmindeki ”İzzet” karakterinde de bunu hissetmiştim.

Bir de son oynadığım Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlunun yönetmenliğini yaptığı ”Birlikte Öleceğiz” adlı filmdeki ”Mazhar” karakteri de beni çok dağıtmış, çok zorlamıştı. Böyle zor karakterlerden çıktığımda kafam allak bullak oluyor açıkçası.

İşin kamera arkasını biliyor olmak bir film izlerken bakış açınızı ne ölçüde ve ne yönde değiştiriyor? Çok etkileyici sahnelerde bile duygularınıza ket vurulduğu oluyor mu?

Bence izlediğin filmde kamera arkasını düşünmeye başlıyorsan, o film bir yerlerde eksiktir, bir şeyler yanlıştır. İyi filmler beni direkt içine alıyor. Sanki bu mesleği hiç bilmiyormuş, hiç alakam yokmuşçasına hiç sorgulamadan hayranlıkla izliyorum. Duygularıma ket vurulmuyor aksine beni içine çekip kendime dair bir şeyler bulduğum filmlerde çok fazla ağladığım bile oluyor. Bakış açımı da büyük ölçüde etkilemiyor. İyi bir film etkilememeli zaten.

“İşin bu tarafını bilseydim oyuncu olmayı bir daha düşünürdüm.” dediğiniz bir şey var mı? Varsa bu nedir?

Bu mesleğin saha üzerindeki zorlukları benim için neredeyse yok diyebilirim. Eğer uyumlu bir ekiple çalışıyorsam ”Nereden oyuncu olduk ya!” diyeceğim şeyler yaşamıyorum aslında. Herhalde bu mesleğini çok sevmekle ilgili. Bu meslekle ilgili esas zorlu kısımlar, setin dışında gerçekleşiyor. Yapım şirketlerinin ve kanalların ödemelerini geç yapması, telif haklarının ülkemizde olmayışı ya da set işçilerinin zor şartlar altında çalışıyor olması bana bu mesleğin ”Keşke bu durumlar düzelse” dedirten yerleri. Problemlerim daha çok bu taraflarla ilgili.

Yine film sektöründe olacağınızı ancak bu sefer oyuncu olarak olmayacağınızı varsayalım. Hangi işi, neden yapardınız?

İçten içe yönetmenlik yapma arzum var. Kendi hikâyemi, kendi anladığım sinema ve kendi anladığım oyunculuk üzerinden denemeyi ve görmeyi çok istiyorum. Kafamda süreç içerisinde oyunculuğa dair, sinemamın diline dair, bir hikâyenin anlatımına dair fikirler edinmeye başladım. ”Kendi dilimi oluşturabilir miyim?” sorusu var aklımda. Bu yüzden içten içe yönetmenliğe heves ediyorum ama henüz kendimde o cesareti bulmuş değilim.

Türkiye’deki bağımsız film sektörü ile yurt dışındaki bağımsız film sektörünü kıyaslayacak olursak neler söyleyebilirsiniz?

Sektör olarak düşündüğümüzde Almanlar ve Yunanlar ile çalıştım. Onlara kıyasla ”sektörel” olarak aslında inanılmaz bir potansiyelimiz var. Çok daha önlerindeyiz ve çok daha fazla iş üretiyoruz. Daha saldırgan ve yaratıcıyız ama ”sektörleşmek” konusunda birkaç problemimiz var. İnsanî çalışma şartları ve daha önceden dediğim gibi telif hakları gibi hayati önem taşıyan koşullar söz konusu olduğunda geride olduğumuzu düşünüyorum. Sektörel olarak kıyaslayacaksak biz inanılmaz yaratıcı ve üretkeniz. Yol, yordam, usul öğrenmek ve her şeyi usulünce yapmak konusunda biraz daha topallıyoruz, aksak kalıyoruz. Almanlar işi çok disiplinli, olması gerektiği gibi, kurallarına uygun yapıyor. Yunanlarda neredeyse bir televizyon sektörü ve sinema sistemi yok, oturmuş değil. Onlar genelde bizim işlerimizi izliyor. Arada bir iki tane iyi yönetmenleri çıkıyor. Onun dışında sektörel olarak çok gerideler. Dediğim gibi çok fazla potansiyelimiz var, çok güzel bir enerjimiz var, çok aç, istekli ve yaratıcıyız ama çalışma koşullarımızın iyileştirilmesi ve telif haklarının kazanılması gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığımız ”süre” açısındaki problemler birçok oyuncuyu, yapımcıyı ve senaristi dijital platformlara kaçırmaya başladı. Televizyondaki dizilerin sürelerinin uzunluğu bir işkenceye dönüyor. Söyleyeceklerim bunlar.

Yalnızca bir kez bağımsız bir film çekeceğinizi ve tamamiyle özgür olduğunuzu düşünün. Hangi konuyu ele alırdınız? Bunun diğer bağımsız filmlerden en belirgin “size özgü farkı” ne olurdu?

Bu soru çok düşündürdü beni. Kafamdan bir sürü şey geçti ama hepsini bir yerde toparladım. ”İnsanın bu dünya üzerinde hem ne kadar önemli hem de ne kadar önemsiz olduğu” konusu üzerine bir film yapmak isterdim. Filmin adını da Carl Sagan’dan esinlenerek ”Mavi Soluk Nokta” koyardım. Bunun diğer filmlerden en belirgin bana özgü farkı ne olurdu diyeceksek, çekmeden bilemeyeceğim. Herhalde ”özgür” olması olurdu.

Dileriz hayatınız boyunca hayalini kurduğunuz tüm hedeflerinize ulaşırsınız. Başarılar diliyorum. Bu keyifli röportaj için İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa öğrencileri ve okurlarımız adına size teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

Share on whatsapp
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on email

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.