Skip to content

Türk Liberalizmine Kısa Bir Bakış

turk-liberalizmi-siyaset-meltem-suzan-cicek

Türkiye 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren dönem dönem liberal hükumetlerin yönetimine sahip oldu. 1950 senesinde Demokrat Parti (DP) iktidarı ile başlayan liberallaşme süreci, soğuk savaş yıllarında açıkça Batı tarafında yer alınmasıyla büyük hız kazandı. Dönem dönem askeri müdahaleler ve sol iktidarlar görülse de liberalleşme hızla devam etti. Turgut Özal ve Anavatan Partisi (ANAP) neo-liberal bir etkide bulunurken Süleyman Demirel ve Tansu Çiller neo-liberal ve neo-muhafazakâr bir çizgide ilerlemişlerdir. 1990’larda özellikle etkisini gösteren Millî Görüş ve 21. Yüzyılın kesintisiz iktidarı AK Parti’nin de etkileriyle devletçiliğin ve sol merkezli ekonominin etkileri neredeyse tamamen silinmiştir.

Liberalizm, temelinde bireylerin girişimine dayanır. Yeni fikirlere ve hareketlere her zaman açık bir kapı bırakılarak ilerlemenin sağlanması hedeflenir. Laissez-Faire (Bırakınız yapsınlar) ilkesi üzerine kurulu olan klasik liberalizm, devletin sosyal hayattan ve ekonomiden mümkün olduğunca çekilerek bekçi rolü üstlenmesi gerektiğini savunur. Bu temel ilke sebebiyle de girişimcilik ruhunun gelişimine büyük bir doping etkisi yapar. Batı ülkelerinde görülen gelişmişliğin temel taşlarından birisi laissez-faire düşüncesidir. Bu sebeple siyasî, askerî ve teknolojik anlamda ilerlemeler başka ülkelerde de görülse de Batı dünyasının kalıcılığı ve sürekliliği bu ülkelerde gözlemlenemez. Batı liberalizmini benimseyen Güney Kore ve Japonya gibi ülkeler de bu gelişmişliğin bir parçası olmuşlardır.

Türkiye’nin durumu ise hem Batı’dan hem de onun öğretilerini benimseyen diğer ülkelerden çok farklıdır. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden itibaren büyük bir kaynak ve sermaye sıkıntısı çekmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan bu sorun uzunca bir süre bizi etkisine almıştır. Uzun süren savaşlar coğrafyayı yıpratmış ve fakirleştirmişti. İmparatorluğun dağılmasıyla birlikte büyük toprak kayıpları beraberinde kaynak ve nüfus kaybını da getirmişti. Cumhuriyetin toprakları ise bitkin vaziyetteydi. Bu durumun düzeltilmesiyle amacıyla kalkınma programları yapıldı ancak halkın girişimde bulunacak gücü bulunmaması sebebiyle ekonomik kalkınma devlet eliyle yapılmak durumunda kaldı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir zorunluluk sebebiyle benimsenen devletçilik, ilerleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) karakteristik özelliklerinden birisi haline geldi ve partinin sol eksene kaymasında rol oynadı. 1950 yılına kadar devam eden devletçi politikalar cumhuriyetin ilk çeyrek asrında özel girişimlerin ve girişimcilik ruhunun gelişmesinde büyük bir engel teşkil etti. Demokrat Parti (DP) iktidarının sonlandırdığı bu politika 1950 itibariyle yerini büyük özelleştirme hareketlerine ve liberal atılımlara bıraktı. Bundan sonraki süreçte Türkiye ekonomisi geri dönülemez bir yola girdi. Piyasaların serbest bırakılması, yabancı yatırımlara izin verilmesi, devletin üretim araçlarını özel sektöre devretmesi gibi uygulamalar devletçiliği olağanüstü durumlar yaşanmadığı takdirde geri getirilemez şekilde ortadan kaldırdı. Buna rağmen yeterli gelişim sağlanamadı.

Menderes hükümetinin, denetleyici bir kurum olmaması sebebiyle, ilerleyen yıllarda bir meclis diktatörlüğüne dönüşmesi de liberal devrim diyebileceğimiz dönemin askeri bir darbe ile sonlandırılmasına sebep oldu. Bu tarihten sonra sol ve sağ eksendeki insanların çatışması hızla şiddetlendi. Bir kesim liberalizmi şiddetle savunurken diğer bir kesim sosyalist bir düzen olması gerektiğini söylüyordu. Milliyetçilik ve muhafazakarlığın da devreye girmesiyle Türkiye, sonu görülemeyen bir siyasi boşluğa düştü. 1960-1980 arasında Güney Kore ile eşdeğer olarak devam eden ekonomik gelişim, siyasi krizler ve 12 Eylül Darbesi sebebiyle son buldu. Militarist ve milliyetçi politikalar sebebiyle bütçede orduya ayrılan pay giderek arttı. Ülke, adeta askeriyenin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışıyordu. Zorunlu askerlik üretime büyük bir darbe vuruyor, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere NATO’dan sürekli silah alımı bütçeyi zorluyordu. 1980’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye, Amerikan yardımları ile üretimini devam ettirmeye çalışan ve kazandığı para ile Amerika’dan silah alan bir konuma gelmişti. 1989 yılında Kenan Evren’in görev süresinin dolmasıyla Turgut Özal başbakanlık görevini bırakarak köşke çıktı. Bu olayla birlikte Özal’ın liberal atılımını engelleyen son duvar da kalkmış oldu. Askeri darbenin etkileri hızla silinmeye başlandı. Döviz yasakları kaldırıldı, dış ticaret hacmi hızla arttırıldı, yabancı malların ve yatırımların ülkeye sokulmasına kolaylıklar getirildi.

1990 yılı Turgut Özal’ın batıya dönük liberal Türkiye hayaliyle başladı. Devlet tam anlamıyla bir bekçi rolü üstlendi. Özelleştirmelere büyük hız verildi, altyapı yatırımları arttırıldı ve Adnan Menderes hükümetinden beri görülmeyen bir altyapı gelişimi sağlandı. Turgut Özal, bu sayede özel yatırımlara ve girişimlere uygun ortamı oluşturuyordu. 1980 ihtilali ile kaybedilen ekonomik büyüme rakamları geri kazanılmaya başlandı.

Türkiye’nin siyasi atmosferi ise bu durumun devam etmesine izin vermedi. Kenan Evren iktidarında baskılanan siyasi öfke Özal’ın sunduğu özgürlük ortamı ile yeniden ortaya çıktı. Bu durum yine Özal’ın kurduğu liberal tek partinin istikrarlı yönetimine darbe vurmaya başladı. Turgut Özal’ın ölmesiyle birlikte de bir devrin sonuna gelindi. 1993 yılından 2002 yılına kadar Türkiye, tek parti iktidarlarına ve görev süresini tamamlayan hükümetlere sahne olmadı. Yaşanan siyasi krizler ekonomiyi zorlarken 1999 depreminin sanayi bölgesini vurması 2001 krizi olarak bildiğimiz ekonomik krize giden yolu açtı.

Böyle bir çöküntünün ardından bir iktidar değişikliğinin gerçekleşmesi gayet olağandı ve Başbakan Bülent Ecevit, sandıkta büyük bir hezimete uğradı. 2002 seçimleri, Demokratik Sol Parti’nin (DSP) sol eksenli yönetimine son verirken AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan’ın “neo-conservative/neocon” (Yeni Muhafazakâr-neokon) iktidarını başlattı. Ekonomi politikasını neo-liberalizme dayandıran bu düşünce, Türkiye’nin 21. Yüzyılının ilk çeyreğini şekillendirdi. Özelleştirmeler görülmemiş bir hıza ulaştı, altyapı yatırımları cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyelerine geldi hem batı hem doğu kaynaklı yabancı sermayenin ülkeye girişi hızlandı, devlet borçları minimum seviyeye indirildi, özel girişimlere tanınan vergi muafiyetleri ile iç piyasaların gelişmesi hedeflendi. Bütün bunlar sonucunda devletin ekonomideki payı asgarî seviyeye çekildi ancak liberal ekonomik model tam anlamıyla uygulanmadı. Devlet gelirlerinin arttırılma çabası ve yerli üreticilerin oluşması ve korunması hedefiyle özellikle katma değeri yüksek ürünlere büyük gümrük vergileri getirildi. İktidarın 10. yılına gelindiğinde hala yerli dünya markalarının oluşmamış olması ve özel girişimlerin yetersizliği, hükümeti politikasında bir değişime itti. Yerli girişimlerin ve sermayenin yetersizliği sebebiyle devlet yeniden önayak olmaya başladı. Millî Eğitim Bakanlığının Fatih, eğitimde dijitalleşme projesi Vestel’e verilerek yerli teknoloji şirketlerinin üretim kapasite arttırılmaya çalışıldı. Yerli otomobil markasının oluşumu için yapılan atılımsa hala devam etmekte. Türk Hava Yolları gibi markalaşmış hizmet kuruluşlarının hala devlet elinde olması ise özel girişimcilere yönelik bir güven sorununun göstergesi olabilir. Savunma sanayinin parçası olan üretim tesisleri özelleştiriliyorken ve kurulan yeni şirketlerin devlet desteğiyle özel firmalar olması hedefleniyorken bu tarz bir muhafazakarlık ya yetersizliğin ya da güvensizliğin göstergesidir.

Bütün bu bilgileri Türkiye’de girişimcilik odağında incelersek ulaşacağımız sonuç kesin değildir. İlk olarak süreç ele alındığında Türkiye’nin siyasi olarak fazlasıyla sallantıda olduğu açıktır. Cumhuriyetin henüz 100. yaşına girilmemişken 2 başarılı askeri darbe; 2 başarılı, bir başarısız post-modern darbe ve bir başarısız darbe girişiminin olması bu sonucun göstergesidir.

100 yılda anayasanın dört kez tamamen değiştirilmesi, yürürlükte olan 1982 anayasasının ise 38 yılda yaklaşık kırk kez değişikliğe tabi tutulması büyük bir güvensizlik kaynağıdır. Ticarî bir girişim ya da yatırım için Türkiye, fazlasıyla riskli bir konumdadır. 2015 yılına kadar bu durum bir nebze düzelse de son beş yılda yaşanan krizler yeniden 1990’ların güvensizlik ortamını oluşturmuştur. Son yıllarda artan milliyetçilik ise tüketici davranışları üzerinde büyük bir etki yaratmaktadır. Yabancı ürün düşmanlığını beraberinde getiren bu durum markaların yerli olmalarına rağmen isimlerinden dolayı kayıplar yaşamasına bile sebep olmaktadır. AK Parti iktidarının Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile yaptığı ittifak sonucu “yerli ve millî” markalaşmaya daha da sarılması bu yabancı karşıtlığını daha da körüklemektedir.

Türkiye’nin bir diğer problemi ise yapısında bulunan muhafazakarlıktır. Halkın yeniliklere karşı takındığı olumsuz ön yargı, yenilikçi girişimlerin başarı olasılıklarını azaltmaktadır. Var olanı değiştirmenin zorluğu ve toplumun statükoyu koruma isteği özel girişimcilerin işlerini zorlaştırmaktadır. Türkiye’nin olumlu yanları ise sorunlarında yatmaktadır. Girişimlere yönelik milliyetçi ön yargı olumlu yöne de evrilebilir bir özellik taşımaktadır. Kalitenin korunması ve insanların gözünde yerliliğin tescil edilmesi piyasada kalıcılığı ve başarıyı sağlayacaktır. Diğer bir fırsat ise devlet teşvikleri ve hibelerdir. Cumhuriyet tarihinin en büyük teşvikleri son yıllarda verilmeye başlanmıştır. Ar-Ge çalışmalarına verilen destek arttırılması ve desteklerin genç nüfusa yönelmesi büyük bir fırsat oluşturmaktadır. Yaşanan koronavirüs krizi ise özellikle dijital ve interaktif girişimlere büyük bir ivme kazandıracaktır.

Türkiye’de Girişimcilik SWOT Analizi

Güçlü Yanlar:

• Devlet destekleri ve hibeler son yıllarda artmış durumda

• Özellikle diploma sahibi gençlere özel girişimlerde bulunmaları için destek sağlanmakta

• Altyapının ortalama üstü bir seviyeye çıkması hizmet ve üretim sektörlerine yönelik girişimleri ciddi anlamda desteklemekte

• Türkiye, konumu itibarıyla güçlü bir ticarî ağın ortasında bulunmakta

Zayıf Yanlar:

• Siyasî istikrarın güvencede bulunmaması

• Milliyetçiliğin markalaşma üzerinde yarattığı haksız rekabet

• Büyük ticarî partnerlerde ve komşularda yaşanan krizler (Yunanistan ekonomik krizi, Suriye ve Libya iç savaşı, Irak’ta yaşanan otorite boşluğu)

• Ülkede uzun süredir var olan siyasî bilinçsizlik sonucu oluşan ticarî kutuplaşma

Fırsatlar:

• Çevre ülkelere göre Türkiye’nin sahip olduğu gelişmişlik ticarî ve ekonomik olarak lokomotif olma fırsatı sunmaktadır.

• Bölgenin en sanayileşmiş ülkesi olması ve enerji kaynaklarına yakınlığı sebebiyle Türkiye, bölge ülkeleri ile büyük bir ticaret hacmi yakalama fırsatına sahiptir.

• Bölgenin uzun yıllar gelişmemesi ve krizlerin ortasında kalması büyük ve ihtiyaçları karşılanamayan bir pazar oluşturmuştur. Bu büyük pazar, uluslararası büyüme fırsatı sunmaktadır.

• Koronavirüs sonrası dijital dönüşümün hızlanması interaktif girişimler için büyük bir fırsat oluşturmaktadır.

• Yüksek gümrük vergileri yerli girişimciler için iç piyasada rekabet imkanlarını kolaylaştırmaktadır.

Tehditler:

• Orta Doğu ve Balkanların güvensizliğinin sebep olacağı bir savaş bölgesel bir ekonomik krizi tetikleyebilir.

• Türk siyasetinde yaşanması muhtemel bir iktidar değişikliği dış politikada köklü değişikliklere sebep olarak mevcut ekonomik ve ticarî planları boşa çıkarabilir.

• Toplumsal bilinçsizlik ve politize olma durumu ekonomi ile siyasetin ayrıştırılmasını engellemektedir. Bu durum firmaların olası bir siyasi linç durumu ile karşılaşmasına ve ekonomik zararlara uğramasına sebep olabilir.

Share on whatsapp
Share on facebook
Share on twitter
Share on linkedin
Share on pinterest
Share on email

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Bir Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.