Skip to content
kimin-ulkesi-turkiye-ahmet-onur-gungor-sosyal-cene

Türkiye Kimin Ülkesi?

Türkiye içerisinde birçok farklı unsuru barındıran bir ülkedir. Bu farklılıkların kaynağı etnik köken, din ve mezhep gibi olgulara dayanmaktadır. Son birkaç yüzyılda ise bu farklılıklar yüzünden kaynaklanan sorunlar net bir şekilde hissedilir hale gelmiştir. Cumhuriyetimizin kurulduğu günden itibaren önce gelenekçi ve modern ayrımı görülmüştür. 1940’tan sonra ise liberal ve devletçi fikirlerin ayrımı görülmüştür. Bu siyasal ayrım giderek derinleşerek sağ ve sol çatışması olarak yakın tarihimizde yer almıştır. 1980 askeri darbesinden sonra ise Türk-Kürt ve muhafazakâr-laik tartışmaları gündemi işgal etmeye başlamıştır. Bu yazımda, “21. Yüzyılda ülkemizin hala sığ etnik tartışmalara tanık olmasının sebebi nedir?” sorusuna cevap arayacağım.

Türkiye Cumhuriyeti isminden de anlaşılacağı üzere Türk etnik kökenlilerin egemenliği üzerine kurulmuştur. Özellikle ilk otuz senede çok net bir biçimde görülebilen bu durumun sebebi Osmanlı’nın son döneminden kalma İttihat ve Terakki ile Türkçü düşüncenin etkisidir. Mustafa Kemal de dahil olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu kadrosunun büyük bir çoğunluğu Türkçü düşünceyi benimsemektedir. Aynı yıllarda dünyanın birçok ülkesinde milliyetçilik etkisini sürdürmeye devam etmiştir ancak bu durum 2. Dünya Savaşı sonrasında değişmiştir. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında savunmaya odaklanmış pasif bir ülke olması, bu değişimden uzak kalmasına sebep olmuştur. Uzun yıllar boyunca sürdürülen denge politikası çeşitli küresel hareketlerin dışında kalmamızı sağlamıştır. Soğuk Savaş esnasında da aynı durumun gözlenmesi, toplumun fikir dünyasında gerçekleşmesi muhtemel değişiklikleri önlemiştir.

Günümüzde etnik kökenlerden kaynaklı sorunlar devlet kademelerinde büyük ölçüde çözülmüş olsa da toplum nezdinde hala devam etmektedir. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılına yaklaşırken hala bu konuları tartışıyor olmamız ise çözüme fazlasıyla aheste yaklaştığımızın bir göstergesidir. Yabancı dil konuşan bir kişinin aksanının bozuk olması durumunda “Kürt” diye dalga geçilmesi bunun en büyük örneğidir. Çarpık kentleşmenin yoğun olarak görüldüğü bölgelerde Kürt nüfusun yoğun olduğu algısı ve diğer çeşitli ırkçı tutumlar da örneklerin arasında yer almaktadır. Toplumun büyük bir kısmının sahip olduğu bu aşağılayıcı bakış açısı çoğu zaman faşizme dönüşmektedir.

Günlük yaşantımızda ve dilimizde yer alan ifadelere baktığımızda bunu görmekteyiz. Ülkemiz için birer cevher olma özelliği taşıyan etnik ve kültürel farklılar bu şekilde ayrıştırıcılık amacı ile kullanılmaktadır. Ülkenin en ücra köşelerinde bile bu ayrım kendisini hissettirmektedir. İmparatorluğun son yıllarında başlayan ve cumhuriyetin ilk yıllarında da devam eden bu ayrıştırıcı tutum uzun vadede birçok bedel ödememize sebep olmuştur. Ülkenin vitrindeki yüzü her zaman Türk etnik kökenliler olmuş ve geri kalan bütün azınlıkların yavan bir vatandaşlık anlayışıyla yetinmesi beklenmiştir.

İnsanları bu şekilde ayrıştırmaya iten şey terör örgütünün eylemleri değildir. Ülkemizdeki faşist kesimlerin hareketleri hem terör sorununun hem de toplumsal çatlakların doğmasına neden olmuştur. Milliyetçiler tarafından kurulan çark, birçok fikri ve kişiyi içerisinde ezmiştir. Bu tezimi sizden düşünmenizi isteyerek kanıtlamaya çalışacağım. Öncelikle ülkemizin doğu illerinden birisinde yaşayan Kürt kökenli bir vatandaş olduğunuzu varsayalım. Kendi dilinizde konuşmanız, tabela asmanız, sanat icra etmeniz ve kitle iletişim araçlarını kullanmanız yasak. Şehirlerinizde kurulmuş olan lojmanlar var ve duvarlarla çevrilerek şehrin kalanından soyutlanmış bu alanlarda daha yüksek maaş karşılığında zorunlu olarak ilinize gönderilmiş memurlar yaşıyor. Bu insanlar sizin çocuklarınızı eğitiyor, hastalarınızla ilgileniyor, güvenliğinizi sağlıyor ve bürokratik her türlü işlerinizi hallediyorlar ama asla sizden birisi olmuyorlar. Onların nazarında siz hizmet lütfedilen ikinci sınıf vatandaşlar oluyorsunuz.

Mesai saati içerisinde gördüğünüz ve en değerli varlıklarınızı okullarda, hastanelerde emanet ettiğiniz bu insanlar işleri bitince duvarlar ardındaki kabuklarına çekiliyorlar. Hafta içi her gün okulların bahçelerinde çocuklarınız sıraya diziliyor ve bahsettiğimiz bu öğretmenler tarafından bir şey okumaları sağlanıyor: Türküm, doğruyum, çalışkanım! Ne mutlu Türküm diyene! Varlığım Türk varlığına armağan olsun! Milli benliğiniz yok sayılıyor; iyi olan her özellik, size yukarıdan bakan, ülkenin diğer etnik kökenine layık görülüyor. Yegâne varlık amacınız, varlığınızı Türk etnisitesine armağan etmek olarak empoze ediliyor.

Yaşadığınız şehirlere yatırım yapılmıyor. Köylerinize eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler verilmiyor. Ulaşıma ve altyapıya merkezi hükümet tarafından gereken önem verilmiyor. Bütün bunların yanında batıda yaşayan vatandaşlar adeta lütufkâr bir tavır takınıyor. Herkesin dilinde aynı şeyler dolaşıyor: “Biz onlara yol yaptık, öğretmen yolladık, doktor yolladık…” Size ve ailenize sanki vatandaş değil de sığınmacıymışsınız gibi davranılıyor. Yüzyıllardır yaşadığınız topraklarda insan muamelesi görmeyi unutuyorsunuz. Memleketinizi ve kültürel kökeninizi söylediğinizde, dilinizi konuşmak istediğinizde bir ucube gibi görülüyorsunuz.

Bununla da bitmiyor yaşananlar darbe sonrasında askerin baskısı giderek artıyor. Köylerin boşaltıldığı ve yakıldığı haberleri peş peşe geliyor. Milliyetçi denilerek yumuşatılmaya çalışılan faşistler ise her gün size hakaretler yağdırıyor. İnsanlar utanmadan çekinmeden “En iyi Kürt ölü Kürt’tür.” diyebiliyor. Aynı kişiler, sizin yaşadığınız topraklara bir çivi bile çakılmaması gerektiğini savunuyorlar. Bütün bu muamelenin ardı arkası kesilmiyor ve yıllarca uygulanıyor. Bunaldınız değil mi? Bu ülkenin doğusunda yaşayan hemen herkes bunlara maruz kaldılar yıllarca.

Köşeye sıkışan insanlar silahlanmanın yollarını aradılar, onları silahlandırmak isteyenlere de kendi ellerimizle büyük bir fırsat sunmuş olduk. Savaş endüstrisinin kazanmasını yine biz sağladık. Bu terörist yapılanma yine de büyük bir halk hareketine dönüşemedi. İnsanlar topyekûn bir kalkışmaya asla girişmediler. Öte yandan faili meçhul cinayetler peş peşe boy göstermeye başladılar. Her iki taraf içinde de marjinal faşist gruplar içeriden ve dışarıdan desteklendiler. Ortaya ne çıktı biliyor musunuz? 1990’ların Türkiye’si…

Bahsettiğimiz durum 2007-2010 arasındaki döneme kadar bazen azalarak bazen artarak devam etti. 2010 senesinden sonra ise görmekteyiz ki terör örgütüne katılım bariz bir şekilde azaldı. Silahlanabilecek ezilmiş insan sayısı fark edilir biçimde eridi. Peki ne oldu doğuda? Kürtler büyük bir göç hareketi başlatıp ülkeden mi gittiler? Milliyetçilerimizin başarısız asimilasyon politikası sonuç vermeye mi başladı yoksa? İki sorunun da cevabı “hayır”. Kimse bir yere gitmedi ya da etnik kimliğinden vazgeçmedi, aksine devletimiz yıllarca unuttuğu bu vatandaşlarıyla tanıştı ve barıştı. Özverili bir çalışma ile birçok insanın ülkesi ile barışması sağlandı.

İnsanlara ana dillerinde yayın yapma ve eğitim hakkı verildi. Halk tabiriyle çivi çakılmamış olan bu bölgelere belki de ilk kez ciddi yatırımlar götürüldü. Belediye binalarından tutun da özel binalara varana kadar kendi dillerinde yazı ve tabela asma izinleri verildi. Kısacası mevcut iktidar, devletin faşist yüzünü büyük ölçüde yok etti. Sonucunda terörün yurt içinde gücü kırıldı. İnsanlar haklarını siyaset yolu ile talep etmeye başladılar. Bölgenin gelişmişliğinin artması ile Kürt siyaseti olgusu oluştu ve kendisini mecliste temsil etmeye başladı. Terör destekçilerinin ve insanların oylarını ipotek etmeyi düşünenlerin gücü ise her geçen gün azalıyor. İnsanlar iktidarı ya da muhalefeti desteklesin ya da desteklemesin fark etmeden kendi istekleri ile sandığa gidiyor. Yapılması gereken her şey hala yapılmadı belki ama o insanlar ve hepimizin olan bu ülke için umut var artık.

Özetle, bu ülke hiçbir etnik kökenin değildir. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet değildir ve asla olmamıştır. Türkiye’yi tek bir etnik kökenin kontrolüne sokarak bir ulus devlet yaratmak isteyen çabaların hepsi yalnızca sorun yaratacaktır. Ülkemiz; Anadolu’nun, Balkanların, Kafkasya’nın, Bereketli Hilal’in ve ortak geçmişimiz olan diğer bütün coğrafyaların bir ürünüdür. Bizim ülkemiz, bu coğrafyaların ahenk içerisinde oluşturduğu bir bütündür.

Güçlenmek istiyorsak ırkımızı değil ülkemizi sevmeliyiz, milliyetçi değil vatanperver olmalıyız, düşman değil kardeş olmalıyız. Hiçbirimiz bu ülkenin sahibi değiliz. Bizler yalnızca bu ülkenin eşit haklara sahip evlatlarıyız. İlhamımız, bu bilinç ile coğrafyamızı kalkındırma isteğimizden gelmelidir.

Share on whatsapp
WhatsApp
Share on telegram
Telegram
Share on facebook
Facebook
Share on twitter
Twitter
Share on linkedin
LinkedIn
Share on email
Email

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

DÖVİZ KURLARI

Satış
Alış
USD
USD
8.8399
8.8240
EUR
EUR
10.3712
10.3526
GBP
GBP
12.1346
12.0717
CHF
CHF
9.5896
9.5285
SAR
SAR
2.3569
2.3526
JPY
JPY
8.0213
7.9685
RUB
RUB
0.1219
0.1203
CNY
CNY
1.3752
1.3574

KÜLTÜR SANAT

© Sosyal Çene 2021 | Melon Adworks Creative Agency